Pozitif Ayrımcılık: Neden Ayrımcılık Değil?

Okuma Süresi: 5 dk. Kategori: Blog, Etki Yatırımı Tarih: 26 Nisan 2022

Birleşmiş Milletler’in 2030’a kadar ulaşmayı hedeflediği 17 tane Sürdürülebilir Kalkınma Amacı var, bunlardan beşincisi Toplumsal Cinsiyet Eşitliği. Covid-19 krizinin yarattığı gerilemeyle birlikte şu an -sadece ekonomik açıdan eşitliği baz aldığımızda bile- bu hedefe erişmeye 267 yıl uzağız. Peki, bu süreyi kısaltmak için ne yapabiliriz? Kadınlara fırsat eşitliği tanıyarak, onlara yatırım yaparak, aslında kısaca kadınlara inanarak. Fırsat eşitliği sağlamanın bugünlerde en popüler yolu pozitif ayrımcılık olarak tanınan, esasında yapıcı/müspet eylemler.

Pozitif ayrımcılık (positive discrimination), Türk Dil Kurumu’nun tanımına göre “toplumdaki diğer kişiler ile eşit koşullarda yaşamadığı düşünülen belli gruplara çeşitli ayrıcalıklar tanıyarak onları desteklemek” demek. Buna örnek olarak işyerlerinin fiziksel engeli bulunan bireyler için kota oluşturmasını verebiliriz. Pozitif ayrımcılığın temelinde yatan mantık her insanın yalnızca insan olduğu için bir diğeriyle eşit olmasıdır, haliyle her bireye sunulan imkanlar da eşit olmalıdır. Masraftan, alınması gereken önlemlerden kaçınmak isteyen işverenlerin varlığı, kâğıt üzerinde herkesin eşit olmasına rağmen, fiziksel engeli bulunan insanların eşit koşullarda değerlendirilmesinin önüne geçer. Pozitif ayrımcılık ve benzeri insiyatifler de var olan eşitsizliği dengelemeyi hedefler.

Buraya kadar her şey tamam. Problem, konu kadınlara gelince pozitif ayrımcılık hakkında yaşanan kafa karışıklığı. Pozitif ayrımcılık, kadınlara hak etmedikleri imtiyazları gümüş tepside sunmaktan oldukça uzak. Maruz kalınan eşitsizliği dengelemek, kadınla erkeğin toplumdaki konumlarını denkleştirmek için atılan adımlardan biri aslında pozitif ayrımcılık. Belki diyeceksiniz ki kadınlarla erkekler zaten eşit haklara sahip, neden pozitif ayrımcılığa gerek duyuluyor? İşte o noktada de jure/de facto ayrımına giriyoruz. Kâğıt üzerindeki (de jure) eşitlik, gerçek hayatta (de facto) her zaman yer bulmuyor. Dünya Ekonomik Forumu 2021 yılı Cinsiyet Eşitsizliği Endeksi’nde Türkiye’nin 156 ülke arasında 133. sırada olması bu durumun göstergesi.

Kadın haklarını korumak, toplumlarda cinsiyet eşitliğini sağlamak için atılan adımları düşündüğümüzde, birçoğu hakkındaki olumsuz -çoğu zaman asılsız- yorumların biz farkında olmasak bile zihnimizde yer ettiğini, düşüncelerimizi etkilediğini dahi görebiliyoruz. Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’ni (Convention on Elimination of All Forms of Discrimination Against Women) ele alalım. Kısaltması CEDAW olan, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 1981 yılında yürürlüğe giren bu Sözleşme, adından da anlaşılacağı gibi kadınlara yönelik ayrımcılığın önüne geçilmesini hedefliyor. Türkiye de Sözleşme’yi imzalayan diğer devletler gibi ilgili adımları atma taahhüdünde bulunan taraflardan biri.

CEDAW ile kabul ettiğimiz koşullardan biriyse toplumda eşitliği desteklemek için yapıcı eylemlerde (affirmative action) bulunmak. CEDAW, yapıcı eylemi “… kadınların, erkeklerle eşit olarak insan hakları ve temel özgürlüklerinden yararlanmalarını ve bu hakları kullanmalarını garanti etmek amacıyla, kadının tam gelişmesini ve ilerlemesini sağlamak için alınan yasal düzenleme dahil bütün uygun önlemler” olarak tanımlıyor. Var olan eşitsizliklerden ötürü bu yapıcı eylemlerin ayrımcılık olarak nitelendirilemeyeceğini de Sözleşme’nin 4. maddesinde açıkça belirtiyor. Resmî Gazete’den alıntı yapmak gerekirse: “Kadın ve erkek eşitliğini fiilen sağlamak için taraf devletlerce alınacak geçici ve özel önlemler, işbu Sözleşmede belirtilen cinsten bir ayrım olarak mütalâa edilmeyecek ve hiçbir şekilde eşitsizlik veya farklı standartların muhafazası sonucunu doğurmayacaktır.”

Durumu netleştirmek için örnek üzerinden gidelim. Bir işverenin, biri kadın diğeri erkek olmak üzere iki aday arasında kaldığını düşünelim. İkisi de benzer eğitim geçmişlerine, tecrübe ve yetkinliklere sahip. İki aday da evli. Ancak işveren, kadın aday için “yarın öbür gün hamile kalırsa yerini doldurmam gerekir, ben diğer adayla devam edeyim” diye düşünüyor ve kararını bir tarafın doğuştan gelen, değiştiremeyeceği bir özelliğine, bundan türettiği çıkarımlarına dayanarak veriyor. Bu senaryoda fırsat eşitliğinden söz edebilir miyiz? Yapıcı eylemler tam bu noktada devreye giriyor, girmeli.

Sanıldığı gibi bu eylemler “adam” kayırmak değil. Zira bahsedilen yapıcı eylemler, bir kadının gerekli yetkinliğe sahip olmadığı halde yalnızca kadın olduğu için iş teklifi alması değil. Aksine, gerekli yetkinliğe sahip olduğu halde yalnızca kadın olduğu için teklif almamasının önüne geçmek. Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda isimli kitabında, tarih boyunca anonim olarak bilinen çoğu yazarın aslında bir kadın olduğunu söylüyordu.

Yeterince dikkatli bakmayanlar için belki bu şu anki gerçeklikten çok uzak görünebilir, ancak eşitsizlik bir söylemle, yasayla ortadan kalkacak kadar basit bir problem değil. Aksine oldukça katmanlı, derine işlemiş ve çoğunluk tarafından normalleştirildiğinde fark edilmemesi dahi mümkün. Tam manasıyla görünür kılınmadığında da ortadan kalkmıyor, yalnızca şekil değiştiriyor. İşte tam olarak bu yüzden toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak için önce form değiştirmiş bu eşitsizliği görmeye, kabul etmeye ve sonrasında bütüncül politikalar ve somut adımlarla harekete geçmeye ihtiyacımız var.

Cinsiyetimiz, ırkımız, kökenimiz, dinimiz ve daha birçok özelliğimizden ötürü bazen dezavantaj, bazen avantaj sahibiyiz. Ayrıcalık ona sahip olanlara görünmezdir, diyor Profesör Michael Kimmel. İlerlemenin, gelişmenin önündeki en büyük engel bana kalırsa tam da bu. Topluma, insanlara, çevreye faydalı olabilmemiz için önce kendi ayrıcalıklarımızın farkında olmamız lazım ki ihtiyacı olanları, ayrıcalıklarımız sayesinde geride bırakmak yerine, bu ayrıcalıklardan faydalanarak yukarı taşıyalım. Bu yüzden yalnızca kadınların değil, herkesin elini taşın altına koyması çok değerli. Yolumuz uzun, ne kadar kalabalık olursak o kadar iyi!